Ana içeriğe atla

Kayıtlar

bizim olan şiir

Belki hiç bilmeden öleceğim
Hangi suskunluk treni ulaşır
İçindeki duraksız sessizliğe
Merhamet,
miğferi delik yalnız asker
Elimden tut diyorum çünkü
Sen tuttukça beliren bir kalabalık var göğsümde
Ezgisinden kopuk bir zincirle bağlanmışken sûni gün doğumlarına
Şimdi hangi vakitte öleceğimi bilmemek acziyetim değil hakkımdır
Cellat kılıcı altındaki kelle kadar
Özgürüm bu dünyada
Elimden tut diyorum çünkü o zaman
Hiçbir saat yetmiyor kalp atışlarımı saymaya
Zarif kıyım fabrikasyon adamlar,
Hiçbir genç kızın günlük tutanağında adı geçmemiş adamlar
Aşkı anlatıyor ekranlarlarda.
Sûretini mesai saatlerinden almış
Esnaf gülüşlü kadınlar
Tebessümünü kablosuz heyecanlara bağlayan çocuklar arasında
Elimden tut diyorum çünkü
Yeni bir yuva inşa etmeliyiz
Toprağı katışıksız ve bize ait tuğlalardan
En son yayınlar

Merhem

Gitmek, ölmek ya da kalmak yaşamsız
Ne farkı var ki anlamsız çoklukta tekliğin
Diye düşünürken ve düşerken
yakaladın beni yüzünün ezgisiyle
Tuttun yanık heyecanlarımdan
Annem mi sürdü seni dizime
Sessizce iyileştirdin yaralarımı
Sensiz ayak basılmamış sayılır her coğrafya
Alınmadı hiçbir uykum senle uyanmadıkça
Gerdanında salıncak çocukluğum,
Bol şekerli düşler büyütür
Hiç büyümemenin umuduna

Sana getiremediklerim

Sardığım kanat kanattı göğsümü
Bulutlarımı döktü yavan yağmurlar
Islak köpek, ölü gebe ve kötü
Etim titriyor, etimde bıçaktır etim
Sana yarasını sardığımdan yaralı geldim
Ömrünü kiralayanlar şirketi dünya
Amaçlar geçidi, sevgi mezarlığı
Saltanatı bir çift gamzeye sığdıran var oysa
Tahta kılıçlı çömezler sultan olur
demiri yener tahta
Etim diyorum, yağmursuz sokaklar gibi inliyor
Sana yağmurunu terkeden gök kuşağından geldim
Geç geldiysem, ağırlığındandır sana getiremediklerimin.

Geçimsiz

Bazı şarkılara
çocukluğumu zulaladım Yitik olan kaç diz yaram varsa geçim derdine düşmüş kemancıdadır Yoksulluğa yakışan en ucuz şey diye şiir Mahcubiyet vazgeçilmez metaforu divanların Bazı öyküler çok gerçekçi ama Hiç bir mutlu son yetmiyor kredi kartı borcuna babaların.  Bilmem kaç tren yolcuğunun paklayamadığı İçimde sahibine ulaşmamış heyecanlar var Ölüm ki kiraladığımız bineklerin feshi Dönüyor başım ağrıyor başım bir başıma Şimdi yalnızlık dediğin de beceriksiz bir hırsız Bir umut ihbarında teslim ev sahibine Yaram yarım ve derman eski yaradan  Derman yaradan...
Haydi şimdi bir dünya ver şu ellerime Şu iki yanağımda iki yetim anasına sarılsın Senin amacın var benim sevgim Sen bitişe koş ben başa döneyim. 

Adının Anlamı

Adının anlamı bir kalp hastalığı olmalı. Yoksa her neyin var sorusunda sol göğsümü tutmamın açıklaması  basit bir grip olamaz. Öksürsem geçen bir gıcık değil özlemin.  Ülkelerin bölünüp insanların ekin gibi biçildiği bu dönemde aklımın meşguliyetini izah etmek için sözlükteki gerekli kelime adındır sanıyorum.Adının anlamı bir şarkı olmalı. Nakaratı hızlanan bir kalp çarpıntısı. Sadece Yılkı atları aşk için koşar. Babamdan miras aldığım işçilikle ancak yük beygiri tutkusu denir benimkine. Akşamları eve getirdiğim ekmeğin arasında durur gülüşün. Sen anlamazsın şimdi ne demek istediğimi. Zaten anlasan bir yüreğin sızısını, güzel kalamazdın. Galib'den bu yana ırsi yoksulluğu vardır şairlerin. Hep o güzeli anlatacak cümleyi ararlar. Galiba bulamamayı seviyorlar.Adının anlamı bir çıkmaz sokak olmalı. Şehir planmalarına inat, kocasını bekleyen kadınların fasülye kırıp yün çırptığı. Hani "buradan neden bilimadamı çıkmaz?" dediğimiz türden. Şair olur iki çeşitten fazla yemek pişi…

Sana gelince

Kendi servetinde boy verse boğulacak adamların kendilerini tanrının gölgesiymiş gibi kutlu kıldıkları coğrafyalarda yaşadım. Yaşadım diyorum çünkü toplum sözlüğünde yaşamak kelimesi nefes alabiliyor olmaktı.
Her birimiz kirpiklerimize kadar sirayet etmiş hırs fikirlerinin yılmaz birer önderiyiz. Kendimize ait cennetlerimiz ve cehennemlerimiz var. Bize kalsa tanrı kime neyi vereceğini bilmeyen bir acemi. Biz mi? Haşa! Her şeyi iyi biliriz biz. Yanacağı da biliriz, serin ırmaklarımızda uyuyanları da... Bizim kurallarımızın günahkarları var. Menfaatimize boyun eğen güzide kullarımız da. Yediğini resimli paylaşanı beğen ki, torunlarımıza da geçsin bu layk sünneti!
Her an gelebilecek bir otobüs için durakta oturmaya bile tenezzül etmeyen biz, dünyaya kazık çakmaya çalışıyoruz. Garip...Sana gelince; mutlu olurum. Üzülürüm senden her gidişimde. Gönül ne zaman seni netlese, gayrısı flu demiş Canon hazretleri.
Bana gelince; beladır, gamdır nimettir yahut sensindir. Şükrederim. Ha sen gelmişsi…

Ah manolya.

Ah Manolya, bebeğim. İsmin mevcut fakat yüzün yok aklımda. Yazayım diye uydurduğum, başkasının adına çalışan bir avatarsın bu yazımda. Çünkü paketteki son sigaramı içiyorum ve bakkallar toptancıya benim kadar dertlenmedikleri için uyurlar bu saatlerde. Başkasının belkide bakıp geçmediği rengarenk gözlerin bu saatte bir tek beni gerdi. Şu uyku denen mahlukat ne beceriksiz ki, kulübesinde TV başında uyuklayan emekli bekçinin göz kapaklarını kapayıp, benimkileri mesaiye bırakıverdi. Şu dünyada ne kadar bahtsız olduğumu tekrar hatırlayıp kederleniyorum anlamsız yere. Bu durum sana da her bölümde suçluyu amatörce tespit eden polisiye diziler gibi gelmiyor mu? Tabi gelmez. Çünkü sen de gelecek herhangi bir şeyi zihnine kabul edemeyecek kadar çılgınca uyuyorsun.   Yani şu saatte ha sana âşık olmuşum, ha uyuklayan bekçiye...Gece yarısı içip içip uzaklardan böğürerek şarkılar söyleyen ortam gülü dostlarıma da sitem etmeliyim. Hayır, bir gün de bir mevlitten bağlanıp iki kuran tilaveti dinletin…